Hayat, bizim sesimizi duyuyor mu gerçekten?
Ne ekersek onu mu biçiyoruz sahiden?
Ya da sahip olduklarımızın hepsi bizim mi?
Dünya nimetlerinden faydalanırken, insanlığımızı yitiriyor muyuz yoksa?
Komşumuz açken, tok mu yatıyoruz acaba?
Bizi biz yapan değerlerimizi, hırsızlar mı çalıyor?
Nedir bu “hiç ölmeyecekmiş” gibi yaşama arzumuzun temelinde yatan dürtü?
Varlığın sonunun, hiçlik olduğunu unutalı kaç zaman oldu?
Bir fukaraya en son ne zaman yardım etmiştik?
Yolda kalmışı en son ne zaman menziline taşıdık peki?
Varlıktan, darlığa düşmüşe en son ne zaman el uzatmıştık?
Cahillerin arasında kalmış alim’i kurtarmak için ne zaman sıcak koltuğumuzdan kalkmıştık?
Bu hayatta bize bahşedilenler sadece bize mi ait?
Nereden geldik, nereye gidiyoruz?
Varlığı biliyoruz da, hiçliği ne zaman unuttuk acaba?
Bir olmanın, çok olmak olduğunu ne vakit anlarız?
Çocuklarımız, servetlerimiz, makamlarımız ve de paralarımız bize mutluluk mu azap mı getirecek?
Sahip miyiz, değil miyiz?
Sahi kimiz biz?
Nereden geldik, nereye gidiyoruz, nedir bu kavganın, telaşın, hırsın, şehvetin nedeni?
Ne zaman anlayacağız kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi, var olmamızın nedenini, yaşam denen iki durak arası yolculuğun manasını?
Hiçiz aslında…
Ne varız, ne sahibiz, ne gücüz, ne kudretiz, ne kavgayız, ne öfkeyiz, ne azimiz…
Bugün varız yarın yoğuz…
Bu soruların cevabını biraz düşünün bakalım siz nasıl bir sonuca varacaksınız?.
Kaynak: Ulaştırma Dünyası Gazetesi