Ocak ayında soğuk bir Cuma sabahı gün henüz ağarmamış.Karanlığın sessizliğini saat 05.40’da telefonumun alarmı bozuyor.esnaf arkadaşlarla sözleştiğimiz üzere sabah namazı için hazırlanıyor ve ‘’bismillah’’ diyerek atıyorum adımımı dışarı.
Bildiğim ne kadar sure varsa okuyarak gidiyorum.Tıpkı dedemle sabah namazına gittiğim yıllardaki gibi.Ezan henüz okunmamış yola çıktığımda.Sabah karanlığının verdiği huzur rüzgara rağmen ısıtıyor içimi.Derken ezan yankılanıyor caminin minaresinden semaya doğru.Derin bir nefes çekiyorum içime ezanın verdiği huşudan ve bir kez daha şükrediyorum rabbime inanç şerbetini tattırdığı için.Allah(c.c.) razı olsun diyorum vesile olanlardan.
Ezan daha bitmeden varıyorum asırlık küçük şirin ahşap camiye.Bakıyorum,bahçede kimisi çok yeni,kimisi çok eski bir sürü mezar.’’Rabbim,şükredecek ne de çok şey var.’’ diye geçiriyorum içimden ve ayakkabılarımı çıkarıp giriyorum içeri.Ne güzel bir kalabalık,Rabbim sana şükürler olsun.Herkes gelmiş söz verdiği gibi.
Namaza duruyoruz.Uzun süredir eksik olan bir şeylerin,tamamlandığını hissediyorum cemaatle kıldığım bu namazda ve bitiyor namaz.’’Teşekkür ederiz’’ diyor imam camimizi şenlendirdiniz,yüreklerimize su serptiniz,Allah razı olsun.Büyük bir kalabalık,hep birlikte yine sözleştiğimiz gibi kahvaltıya gidiyoruz.İçeride hummalı bir çalışma.Kimse beklemiyor anlaşılan bu kalabalığı.Kahvaltılık eksik kalıyor biraz.Hemen bakkal ağabeylerden biri çıkıp marketini açıyor ve kahvaltılık ne bulduysa kapıp geliyor,sabah namazından gelen bu cemaatin,ağzından dökülen dua diliminin en büyüğünü kapmak için.
Her şeyi paylaşan bu ağabeyler hayır söz konusu olunca cimrilikleri tutuyor nedense,hayrı paylaşmak istemiyorlar pek diye geçiriyorum içimden,hafiften tebessüm ediyorum.Nihayet sofra hazır.Çaylar koyuluyor ve kuruluyoruz.Öyle acıkmışım ki asılıyorum sofraya.Tam karşımda biri var.
Tek başına oturuyor koltukta.Ayrı bir tabak konuluyor önündeki sehpaya.Bir arkadaşım elini tutup çaybardağını ve tabağını yoklamasına yardımcı oluyor o kişinin ve o an fark ediyorum görme engelli olduğunu.Utanıyorum sofraya öylesine fütursuzca davranışımdan,onun tabağı devirmekten çekinen ellerinin yumuşak dokunuşları ve yoklayışını görünce.O an kendime geliyorum gözlerim buğulanıyor.
O kişi tabağındakilerin ne olduğunu,zenginliğini, çeşit çeşit nimetlerin hiçbirini göremeden,getirenin önüne koyanın farkında bile olmadan ağzına götürüyor,tadını algılıyordu yediklerinin.Peki dedim kendime sen,sen ne kadar farkındasın tabağındaki nimetlerin zenginliğinin?önüne gelen nimetin asıl sahibi kim?Nerden geldi ?Sen ne kadar farkındasın?Şimdi ey nefsim!cevap ver.Hangimiz daha kör?Gözleri görmediği halde iman etmiş o ağma mı yoksa gördüğü halde nimetinin şükrünün farkında bile olmayan ben mi?Ya sizce hangimiz daha körüz?Gelin körlüğe yeni bir tanım getirelim.Bence her nefis görmek istemediği kadar kördür.