İnsan! Yaşlanmaya başlayıp geçmişini sorguladıkça, oğlun ve deneyimli bir kafayla doğru sonuçlara ulaşabiliyor. Gençliğin o heyecanlı baharında, hoş veya boş anlamsız gelen bir sürü yaşanmış hayatı, eğri ve doğrularıyla çok iyi analiz edebiliyor.
İnsan eğer araştırmacı bir ruha sahipse, ve olay ve hadiseleri sorgulama onun gerisindeki anlam ve manayı anlamaya çalışırsa, çıkan sonucunda isabetli olduğunu kavrıyor. Eskilerin “akıl yaşta değil baştadır” sözü de burada anlam kazanmış oluyor.
Babamı, annemi veya bir takım geçmiş büyüklerimi, dün anlayamazken, yaptıkları ve sergiledikleri hayat tarzına bir anlam veremezken, bu gün onları anlayabiliyor. Benimde anlaşılmadığımı genç nesil tarafından anlıyorum. İstikbalde onlarında aynı düşüneceğinden hiç kuşkum yok.
“En hayırlı genç odur ki; ihtiyar gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik hevesatına esir olmayıp gaflette boğulmayandır. Ve ihtiyarlarınızın en kötüsü odur ki; gaflette ve hevesatta gençlere benzemek ister; çocukçasına hevesat-ı nefsaniyeye tâbi olur.”
Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.(Risalei nur)
Zamanın yıpratıcı etkisi herşeyde gözle görülür biçimde fark edilir. En son model diye alınan bir araba birkaç sene içinde çizilir, arızalanır ve kaçınılmaz olarak eskir. Çok beğenilen bir ev, 5-10 sene sonra (eğer bakım yapılmazsa) boyaları dökülmüş, eski görünümlü bir yere dönüşür. Ancak tüm bunların yanında en büyük yıpranmaya insan kendi bedeninde şahit olur; geçen yıllarla birlikte insanın çok değer verdiği bedeni, geri dönülemez bir biçimde hasar görür.önemli olan her şeye ibretle ve bir imtihan gözüyle bakabilmektir.
Yaşlanmak, tek bir istisna bile olmadan herkes için geçerli ve kaçınılmazdır. Ancak zengin, ünlü ya da güzel kişilerin yaşlanmaları ibret verici olması açısından insanları daha çok etkiler. Cahiliye toplumundaki birçok insanın özendiği parası, ünü ya da güzelliği ile tanınmış kişilerin yaşlılığı ve acizliği, dünya hayatının kısalığını ve değersizliğini hatırlatan en önemli sembollerden biridir.
Bunun örneklerini çevremizde yüzlerce kez görmemiz mümkündür. Bir zamanlar fiziki güzelliği, gücü ile ün kazanan, çok zeki ve sağlıklı olarak tanınan insanları bir gün televizyonda ya da gazetede zihinsel ve fiziksel gücünü kaybetmiş olarak görebiliriz. Elbette tüm insanlar bahsedilen bu duruma düşerler, ancak yukarıda da üzerinde durduğumuz gibi tüm dünya tarafından tanınmış, hayranlıkla izlenmiş kişilerin yaşlılık halleri ister istemez insan üzerinde kalıcı bir etki bırakmaktadır.
“Gençliğime çok gözyaşı döktüm, ama ağlamak-sızlamak hiçbir fayda vermedi. Ah gençliğim, onun için ah u vah ettim; onun ölümünü ak saçlar ve kınalı baş ilan etti. Bir damarın yapraktan çıkarılması gibi taptaze gençliğimden sıyrıldım çıktım. Keşke bir gün gençliğim geri dönüp gelseydi de ihtiyarlığın bana neler ettiğini ona anlatsaydım.” diyor şair. Ama gençlik tekrar geri gelmeyecek, ihtiyarlığa engel olunamayacaktır. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: “Allah her hastalık için şifa yaratmıştır. Ancak ihtiyarlığın ilâcı yoktur.”(Halim Çalış)
İnsan bilmelidir ki bu dünyaya “yalın” bir şekilde gelmiştir ve yine “yalın” bir şekilde gidecektir. Ama doğduktan hemen sonra, ihtiyaçlarını gidermek için kendine sunulan nimetleri cahilce sıkı sıkıya sahiplenir; onları elde tutmayı hayatının en önemli amacı haline getirir. Oysa hiç kimse malını, mülkünü ya da sahip olduğu diğer şeyleri öldükten sonra yanına alamaz. Sonuçta beden, birkaç metrelik beyaz beze sarılıp defnedilir. İnsan, bu kısa dünyaya “yalın” gelir ve “yalın” gider.
Kendisiyle birlikte ahirete varan tek şey, Allah’a olan inancı ya da inançsızlığıdır
Yüce Rabbim imanla, irfanla, güzel ahlakla, vatanına, milletine bağlı geçmişten almış olduğu enerjisini geleceğe aktarabilen gençler yetiştirmeyi cümlemize nasip etsin.