
Siyaset Bilimci Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Atatürkçülük tartışmalarını yorumladı:
29 Ekİm töreni için kızımın okuluna gitmek üzere hazırlanırken açık olan televizyonda gözüme ilişti. Atatürk ile ilgili kısa bir belgeseldi. Hep eski hareketle görüntülerden derlenmiş. Seslendiren de Cüneyt Arkın’a dublaj yapan sanatçımız. Tarihi yapım itibariyle geriye gitse de belgesel, belli ki gözden geçmiş, zamanın teknolojisi doğrultusunda, görüntü kalitesi artırılmıştı.
Atatürk, ABD Büyükelçisi Joseph Grew’u kabul ediyordu. Hem de çiftlikte. Atatürk fraklıydı. Grew de ona uymak zorunda kalmıştı, anlaşılan. Joseph Grew, Lozan’da Amerikan delegasyonundaydı ve Türkler’e ilişkin o anıları da ayrı bir basım olarak Türkiye’de dilimize çevrilerek yayınlandı. Grew, Türkler’i seven bir diplomattı. Lozan’da İnönü’nün İngilizler’den çektiğini hayli renkli bir dille aktarır. O kısa belgeselde bence ilginç olan Mustafa Kemal’in kameraya bakarak, Amerikan milletine verdiği mesajdı. Atatürk, Türkler’in mizaç itibariyle ‘demokrat’ olduğunu hatırlatıyor ve ABD’nin demokrat kimliği nedeniyle iki ülke arasında muhabbetin ötesinde bir felsefi birliktelik olduğunu da vurguluyordu. Bugün dahi ABD’ye verilmesi gereken mesajdır, gibime geliyor.İnönücülüğe sapmadan AÇIKÇA yazalım, Atatürk’ün , bize öyle geliyor ki gönlündeki ülke, demokratik bir cumhuriyetti. Prof. Özbudun’un da ‘Çağdaş Türk Politikası’ adlı eserinde alıntıladığı gibi, Atatürk 1930′larda Ali Fethi Okyar ile konuşurken, cumhuriyetin müstebit bir idareymiş görüntüsü verdiğini; ancak kendisinin bunu hiç mi, hiç arzulamadığını ifade edecekti.
Atatürk’ün tek parti yönetimi; bu imajdan hep rahatsız olmuş; hatta yabancı bilim adamlarının da kaydettiği gibi, bundan bir yerde utanmıştır.
Evet, Atatürk’ün yönetimi, iç ve dış konjonktürün zorlamalarıyla ‘otoriter’di. Ancak, ‘totaliter’ değildi. Her zaman içinde demokratik kurumları mevcuttu. Cumhuriyet ve parlamentarizm bunu delillendirmektedir.
Kaldı ki, Atatürk, bu yönetimi hep ‘geçici’ olarak görmüş ve çok partili rejime geçmek için gayret göstermiştir. Ne var ki, bu bağlamda irdelenmesi gereken, İnönü’nün Başbakanlığında güvenlik endişelerinin ne ölçüde reel, ne ölçüde abartılarak Atatürk’e yansıtıldığıdır. Dolayısı ile Şeyh Said İsyanı sırasındaki tehdit algılaması önemlidir ve bu kavşakta Atatürk, liberal ve demokrat kişiliği olan Okyar’ı daha muhafazakar cumhuriyetçi olan İnönü ile değiştirme kararı vermiştir. Yine altı çizilmesi gereken bir konu da, Atatürk’ün bu makas değiştirmesini ileride İnönü’yü görevden alarak yerine Bayar’ı getirmesiyle gösterdiğidir.
Biz Atatürk’ü bu nihai hedefiyle değerlendirmenin daha doğru olduğuna inanıyoruz.
Atatürk’ü saptırmadan TARİHİN süzgecinden günümüz polemiklerine bir nazar atfedecek olursak; o zaman temel denklem şudur: Bugün gerek bazı cumhuriyetçi tutucular, gerek bazı radikal liberaller, M. Kemal’in (Atatürkçülüğün) cumhuriyetin demokratikleşmesine bizzat engel olduğunu ileri sürmektedirler.
M. Kemal’in esas tasavvurunun, Türkiye için bellediği modernleşme projesinin demokrasiyi ister Kemalizm, ister Atatürkçülük versiyonlarıyla ne kadar kapsadığı ‘derinden derine’ tartışılmaktadır.
Oysa ki, Atatürk’ün demokrasiye vurgusu, aynen kısa belgeselde olduğu gibi, pek anılmamaktadır.
Bugün, değişen küresel şartlar dolayısıyla, Türkiye’nin AB için değil, bizzat kendi halkının mutluluğu ve ülkesinin geleceği için, bizce demokratikleşmesi şarttır.
Eğer bu çerçevede Atatürk’ün mirası, bu amaca yönelik altyapı, hatta ara durak olarak görülürse, toplumun belleğindeki veya bilinç altındaki tereddütler izole olabilecektir.
Önemli olan, bugün Atatürk’ün 1920 / 30′larda yaptığına geri dönmek değil, eğer bugün Atatürk yaşasaydı, ne yapardı; hangi ilkelerden hareket ederdi, onu sorgulamak, onunla yüzleşmektir.
‘Muasır medeniyet’ deyimi, bizce burada önemli bir anahtardır. Bunun şifreleri de Bush’luğun cumhuriyetçi militarizminde veya 3.
Dünya’nın geri kalmış rejimlerinde bulunamaz. Aranmamalıdır.