USAK Genel Koordinatörü Doç. Dr. Sedat Laçiner yazdı:
Batı’nın nasıl patlama yaptığını araştıranların bir kısmı sanayileşmeyi, bir kısmı ise askeri teknolojideki başarılarını asıl sebep sayarlar.
Bu nedenle Türkiye’nin geri kalmışlık zincirini kırması için hazırlanan reçetelerin hemen hepsinde “yol yapalım, uçak üretelim, turizmde iyi olalım, ihracatımız artsın” gibi ifadeler sıklıkla görülür. Diğer pek çok gelişmekte olan ülkede olduğu gibi gelişmişlik 19. yüzyıldan bu yana hep üretme kapasitesi ile ölçülmüştür. Oysaki üretilen her ürünün ve hizmetin arkasında bilgi vardır. Eğer bilgiyi üretemiyorsanız, gerçekte hiçbir şey üretmiyorsunuz demektir. Eğer bilgi üretemiyorsanız taklitle bir yerlere varmaya çalışırken, bilginin asıl sahipleri yaşamın tüm kodlarını değiştirebilir ve siz geliştim sanırken kendinizi birden bire en gerilerde bulabilirsiniz.
Eğer bilgiye hükmedemiyorsanız, birileri size hükmediyor demektir. Çünkü yeni kavram ve yaklaşım üreten, beyinleri işgal ediyor demektir. Ülkenizin bir tek çakıl taşını bile vermeyeceğinizi söyleyip dururken, beyniniz bir başkasının kontrolüne rahatça girebilir. Bu nedenle bizlerin uçak, otomobil veya tekstil üretmekten çok bilgi üreten fabrikalara, yani üniversitelere, düşünce kuruluşlarına ve fikir kulüplerine daha çok ihtiyacı var. Çünkü teknoloji de, üretim de, askeri güç de, yönetim yetenekleri de bilginin peşinden gelir. Yıllardır ülkemizde şehir efsanesi haline getirilen ‘Batı’da fabrika üreten fabrikalar var’ dedikoduları aslında ‘bilgi üreten fabrikalar’dır.
Neden bir Oxford’umuz yok?
Osmanlı yıkılırken bir tek düşünce kuruluşu yoktu. Üniversite derseniz ne yazık ki pek çok öğrencisi ortaokul düzeyindeydi. Hiçbir devlet tesadüfen yıkılmıyor. Eğitim sistemi yıkılmadan da bir devlet yıkılmıyor.
Cumhuriyet eğitim ile gelişme arasındaki ilişkinin az çok farkındaydı. Bu nedenle okur-yazarlık kurslarına, yeni okullar açmaya büyük önem verdi. Aydınlanmayı ve pozitivizmi din haline getiren Cumhuriyet binalar yaptı, ancak bilimin gelişmesi için oksijen gibi olan özgürlüğü esirgedi. Cumhuriyet rejimi koruma kaygısıyla üniversitelerde alternatif hiçbir fikrin yeşermesine izin vermedi. Ülkenin doğal renkleri iç düşman korkusuyla bastırıldı, yok edilmeye çalışıldı. Artık kitap vardı, taş binalar da, hatta Almanya’dan tanınmış hocalar da getirtildi. Lakin özgürlüğün olmadığı yerde bilimin yeşerme şansı yoktu. Yeşeremedi de.
Aslında bunda şaşılacak bir durum yoktu. Rus İhtilali’nden sonra da üniversiteler zapturapt altına alınmıştı. Büyük devrimlerden sonra fikir dünyasının baskı altına alınması ilk dönemler için belki anlaşılabilir bir durumdur. Ancak Türkiye’de normalleşme bir türlü gelmedi ve 27 Mayıs darbesi tüm umutları yerle bir etti. Güya üniversiteleri özgürleştirmek için yapıldığı söylense de 27 Mayıs üniversiteleri tamamen ideolojikleştirdi. Herkesin dogmatik fikirlere yapışıp, kendi kutsalını kutsayıp, diğerlerininkine küfretmesini akademik özgürlük sanan ideolojik köktenciler Türkiye’de üniversitenin yeşerme gayretlerine, bilerek ya da bilmeyerek, son darbeyi de vurmuş oldular. Belki ‘özgürlük’ diye bağırıyorlardı, fakat aslında istedikleri diğerlerini yok etmekti.
12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat öğretim üyelerine hiçbir şey öğretmediyse bile en azından susmayı öğretti. Ya devletçi-devrimci olacaklardı, ya da susacaklardı. Dikkatlice bakılırsa 1923’den 2000’lere Türk üniversitelerinin memleketin en önemli konuları üzerine pek az konuştukları görülür. Örneğin terör konusunda ya da Kürt meselesinde yazılan tezler çok azdır. Bırakınız Ermeni sorununda tez yazmayı, yakın bir zamana kadar yazılan tezlerde ‘Ermeni’ kelimesi dahi geçmez. Üstelik cesaret gösterip yapılan tezlere bakıldığında da, birkaç istisna hariç, pek çoğunda suya sabuna dokunulmadığı görülecektir.
Deli mi öğretim üyesi, aklını peynir ekmekle mi yedi. Neden konuşsun, neden yazsın? Gerçekleri söyleyince mükâfat mı var? Maaşı mı artacak, unvanları mı yükselecek? Tam tersine, gerçek birilerini rahatsız edecek ve bilimsel çalışmalar cezasız kalmayacak.
Evet, bizim bir Oxford’umuz ya da Harward’ımız yok. Bakmayın siz ülke içinde hava atanlara. Özellikle sosyal bilimlerde henüz daha yolun başındayız. Çünkü bizde özgürlük henüz yeni yeni yeşeriyor. Koca koca binalarımız var, yenilerini de yapmaya devam ediyoruz. Fakat akademik özgürlük bir kültür, uzun bir yolun sonu